Göksel Güngördü

Göksel Güngördü

18 Ağustos 2026 Salı

İYİLİK YAP, DENİZE AT… PEKİ YA GERİ DÖNMEYENLER?…..

İYİLİK YAP, DENİZE AT… PEKİ YA GERİ DÖNMEYENLER?…..
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İYİLİK YAP, DENİZE AT… PEKİ YA GERİ DÖNMEYENLER?…..
İnsanoğlunun hafızası oldukça seçicidir. Çoğu zaman acıları, haksızlıkları ve hayal kırıklıklarını yıllarca zihnimizin en taze köşesinde saklarken; bize uzatılan yardım ellerini, en zor anımızda yanımızda olan dostları ve karşılıksız sunulan fedakârlıkları bir çırpıda unutabiliriz. Nankörlük, işte bu seçici unutkanlığın en tehlikeli tezahürüdür​.İnsanoğlunun hafızası oldukça seçicidir. Çoğu zaman acıları, haksızlıkları ve hayal kırıklıklarını yıllarca zihnimizin en taze köşesinde saklarken; bize uzatılan yardım ellerini, en zor anımızda yanımızda olan dostları ve karşılıksız sunulan fedakârlıkları bir çırpıda unutabiliriz. Nankörlük, işte bu seçici unutkanlığın en tehlikeli tezahürüdür
Sosyal yaşamda ilişkiler karşılıklı güven ve paylaşımlar üzerine kuruludur. Ancak işin içine beklenti girdiğinde durum rengini değiştirebilir. Kimi zaman insanlar, yaptıkları iyiliklerin karşılığında sürekli bir teşekkür, minnettarlık veya aynı oranda fedakârlık beklerler. Bu beklenti karşılanmadığında ise karşı tarafı “nankörlük”le suçlamak kolay bir kaçış yolu olabilir.
​Öte yandan, gerçek nankörlük bunun çok ötesindedir. Gerçek nankörlük; hiçbir çıkar gözetmeden, sadece insanlık namına yapılan fedakârlıkların hiçe sayılması, hatta zamanla o iyiliğin sahibine karşı bir düşmanlık veya küçümseme aracı olarak kullanırız.
Aslında nankörlük, en çok onu barındıran ruha zarar verir. İyiliği bilmeyen, her şeyi hakkıymış gibi gören bir insan, içten içe tatminsizlik duygusuna mahkûm olur. Hayatındaki güzellikleri göremez, kimseye karşı gerçek bir bağ kuramaz ve her zaman bir eksiklik hisseder. Çünkü minnet duymak, insanın ruhunu hafifleten, kalbini zenginleştiren asil bir duygudur; bu duygudan mahrum kalmak ise ruhu fakirleştirir.
Nankörlükle karşılaşmak insanı zaman zaman yaralar ve “Bir daha kimseye merhamet etmeyeceğim, kimseye iyilik yapmayacağım” düşüncesine itebilir. Oysa unutmamak gerekir ki; iyilik, karşıdakinin değer bilmesine bağlı olarak değil, bizim kim olduğumuzla ilgilidir.
​Nankörler var diye insanlığımızdan, cömertliğimizden ve vefamızdan vazgeçmek, kendi özümüzden ödün vermek demektir. Bize düşen, nankörlükle karşılaştığımızda kırılmak yerine ders çıkarmak ve kalbimizin iyilik üreten pınarını korumaktır.
Bir insanın ahlakı, vicdanı ve karakteri; her şey yolunda giderken kurduğu cümlelerde değil, işler sarpa sardığında, öfke anında veya çıkarlar çatıştığında attığı adımlarda saklıdır.Gizli saklı yapılan tercihler, kişinin kendi vicdanıyla olan hesabının en net kanıtıdır.
Bunların her biri, özümüzün dış dünyaya yansıyan imzasından başka bir şey değildir. Eylemlerimiz, ruhumuzun aynasıdır.
Sonuç olarak; kim olduğumuz iddialarımızda, hayallerimizde ya da başkalarına anlattığımız hikâyelerde değil, gündelik hayatın akışı içinde yaptığımız tercihlerde gizlidir. Hayat, niyetlerin niyet olarak kalmadığı, yalnızca eylemlerimizin gerçeği konuşturduğu sessiz ama güçlü bir sahnedir. Ve o son perde indiğinde, ne caka satılan unvanlar ne de yarım kalmış hesaplar bir anlam ifade eder. Sahne karanlığa büründüğünde geriye yalnızca kalpte bırakılan sıcaklık ve vicdanın sükûneti kalır.Çünkü hayat, büyük lafların defteri değil; sessizlikte atılan adımların ve geride bırakılan izlerin hikâyesidir.

GÖKSEL GÜNGÖRDÜ

Devamını Oku

İNSANLARIN ZIRHSIZ HALİ SAMİMİYET

İNSANLARIN ZIRHSIZ HALİ SAMİMİYET
1

BEĞENDİM

ABONE OL

İNSANLARIN ZIRHSIZ HALİ SAMİMİYET

Samimiyet, güvenin ve derin bağların en sağlam temelidir. Yüzeysel etkileşimlerin gürültüsü içinde insana “ait hissetme” ve “anlaşıldığını bilme” alanı sunar. Karşılıklı bir güvenli liman gibidir; çünkü samimi bir bağda insanlar oldukları gibi kabul görürler.

Bana bunu nasıl yaparsın, ben senin için neler yaptım” algısı yaratmaya çalıştıklarında durun ve düşünün: Gerçekte onlar sizin için ne yapmıştı, yoksa her şey onların hesabına mı yazılmıştı? Sınır koymak bir bencillik değil, öz savunmadır..

“Samimiyet, kusursuz olmak değil; eksikleriyle, duygularıyla ve tüm çıplaklığıyla hakiki olmaktır.”kendi iç sesiyle dışarıya yansıttığı tavırların birbiriyle tam bir uyum içinde olmasıdır. Düşünce, duygu ve eylem birliğidir.Kusurları, korkuları ve zayıflıkları saklamaya çalışmadan, yargılanma riskini göze alarak içini açabilme cesaretidir. Gerçek samimiyet, ancak ruhsal zırhlarımızı çıkardığımızda mümkündür.Sosyal rollerin, onaylanma kaygılarının ve gizli ajandaların ötesine geçerek, bir insanla veya hayatla tamamen “olduğumuz gibi” bağ kurabilmektir.

Gerçek samimiyetin bağırmaya, göz sokmaya veya kanıtlanmaya ihtiyacı yoktur; aksine sakin, ölçülü ve karşısındakini rahat ettiren bir alandır.
​Sizce günlük hayatta en sık hangi davranışı “samimiyet” zannederek büyük bir yanılgıya düşüyoruz?Hatlar sadece bir tarafın bir yardıma, bir kapı açılmasına, bir tavsiyeye veya desteğe ihtiyacı olduğunda aniden canlanır. İş görüldüğü an radardan tamamen kaybolurlar.İşi düştüğü an kullanılan aşırı tatlı diller, ani övgüler ve “aslında seni hep arayacaktım ama araya yoğunluk girdi” bahaneleri, karşı tarafı yumuşatmak ve sınır çekmesini engellemek için tasarlanmış birer kalkandır.İhtiyaç anındaki o yoğun ilgi ve “canım, ciğerim” hitapları, işler bittikten sonraki o buz gibi mesafeyle yer değiştirdiğinde geriye sadece büyük bir hayal kırıklığı kalır.İnsanın her an güçlü, her an haklı ve her an korunaklı olma zorunluluğu ruhu eskitir. Ruhun zırhsız hali ise bir teslimiyettir; insanın kendi gerçekliğiyle yüzleşmesi ve “Ben buradayım, tüm açıklığımla buradayım” diyebilmesidir.

Gerçek samimiyet, karşıdakinden beklentisiz bir şekilde, sadece o kişi olduğu için kurulur. İhtiyaç anında tezgahlanan yakınlık ise bir bağ değil, yalnızca anlık bir menfaat ortaklığıdır.Aslında haksız olan, sınır ihlali yapan veya hesap vermesi gereken kişi; aniden ağlayarak olayın mağduru rolüne bürünür. Bir anda siz kendinizi, ona hak ettiği mesafeyi koyduğunuz ya da gerçeği söylediğiniz için vicdan azabı çekerken bulursunuz.

İnsanın merhameti ve vicdanı en hassas noktasıdır. Karşı taraf bunu çok iyi bildiği için, mantıklı bir savunma yapamayacağı noktalarda ağlamayı bir kalkan olarak kullanır. Amaç, sizin mantığınızı devre dışı bırakıp vicdanınız üzerinden sizi dize getirmektirBu tür gözyaşları asla bir pişmanlığın ya da gerçek bir iç dökmenin sonucu değildir; aksine, o anki konuyu kapatmak, hesap vermekten kaçınmak ve dikkati başka yöne çekmek için sahnelenen profesyonel bir tiyatrodur.

Gerçek acı ve samimi pişmanlık sessizdir, içine akar. Ancak manipülasyonun gözyaşları her zaman bir seyirciye oynar ve arkasında mutlaka tahsil edilmek istenen bir “fatura” taşır.Kendinizi korumak bencilce değil, başkalarının sizin iyi niyetinizi sırt çantası yapıp yürüyüşe çıkmasına izin vermeme bilincidir.”

GÖKSEL GÜNGÖRDÜ

Devamını Oku

GÖLGESİNİ ARAYAN ÇABALAR ve NAFİLE UFUKLAR

GÖLGESİNİ ARAYAN ÇABALAR ve NAFİLE UFUKLAR
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bazen ne kadar didinirsen didin, ne kadar sabırla ilmik ilmik örersen ör, o beklenen karşılığı veya huzuru bulamazsın. O an karınca gibi çalışmış olmak sadece bir yorgunluk olarak kalır omuzlarında.

“Deli gönül, dur durak bilmez; karınca gibi bıkmadan, usanmadan ilmik ilmik, bir şeyler üretir, kurar ya da peşinden koşturur.”

Tıpkı karıncanın koca yuvasını küçük adımlarla örmesi gibi, kafaya koyduğu bir fikri veya hayali adım adım inşa etmeye çalışır.

Ben eksik yaptım” demek, olan bitenin sorumluluğunu aldığını gösterir. Ancak bu sorumluluğu bir ceza gibi sırtında taşımak sadece sana zarar verir.

Emek verip karşılığını alamadığını hissetmek, insanın içindeki o hevesi ve enerjiyi bir anda tüketebilir. Sürekli koşturmanın, ince eleyip sık dokumanın ardından gelen bu tükenmişlik hissi oldukça normaldir.

İnsanın içine bir taş gibi oturur hayal kırıklığı; ne söylesen eksik, ne yapsan nafile kalır.

“Bütün o ince detaylar, gösterilen özen ve sabır karşılıksız kaldığında, verilen emeklerin hiç yokmuş gibi hissettirilmesi insanı derinden yaralar.

Oysa bazen ne kadar kusursuz yaparsan yap, dışarıdaki koşullar, zaman veya diğer etkenler o çabanın yerini bulmasına izin vermez. Bu bir eksiklik değil, bazen sadece hayatın akışının o an buna izin vermemesidir.

Kimi zaman elleriyle harikalar yaratmak, kimi zaman da zihnindeki tasarımları gerçeğe dönüştürmek için durmaksızın çalışır. İnsan elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıp karşılığını alamayınca, hatayı hep kendinde arar; ‘Acaba nerede eksik bıraktım?’ diye kendi kendini yer bitirir.

“Hayatta bazı eksikler sonradan tamamlanır, bazı hatalar ise sadece bir sonraki adım için birer derse dönüşür.

Haklısın… Geçmiş geri gelmez, orası kesin. Zaten insanı en çok yoran da, gitmiş bir anın ya da eksik bırakılmış bir işin pişmanlığını bugünün omuzlarında taşımaya çalışmaktır.”

Zamanı geriye sarıp o adımı yeniden atma şansımız ne yazık ki yok. Yapılanlar, yaşananlar geride kaldı.Olanı değiştirememek bir mahkumiyet değil, aksine artık o hatanın yükünden sıyrılma vaktinin geldiğini söyleyen sessiz bir hatırlatmadır.

Geçmişi değiştiremezsin belki ama bugünü nasıl yaşayacağın senin ellerinde. Kendini o hatanın içinde hapsetmek yerine, belki de artık o kapıyı kapatıp biraz olsun dinlenme vaktidir.

Gözleri kapatmak ama uykunun o şefkatli kollarına teslim olmamak; dışarıdan bakıldığında derin bir uykudaymış gibi görünürken, zihnin en hareketli saatlerini yaşamak… “Uyumak gibi yapmak”, insan ruhunun en masum ama bir o kadar da derin kaçış yöntemlerinden biridir. Neden koştuklarını, kimin için yorulduklarını ve hangi rüzgarın önünde sürüklendiklerini bilmeden atılan adımlar, sadece boşlukta yankılanan birer tıkırtıdır.

Gölgeyi bulmak, aslında kişinin kendi özüyle yeniden yüzleşmesidir; fakat ışık arkada kaldığında, en çetin kavga insanın kendi siluetiyle verdiği o görünmez savaşa dönüşür.

Varılamayacağını bile bile yürümek, bilerek bir serabın peşinden gitmektir…

Devamını Oku

KÜFEYİ DEVİRME VAKTİ

KÜFEYİ DEVİRME VAKTİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

KÜFEYİ DEVİRME VAKTİ

“Bazen en iyi hamle, zihnin sesini biraz olsun kısmak ve her şeyi olduğu gibi bırakmaktır.”Bazı anılar, bazı yaşananlar o kadar ağır gelir ki insanın zihni ve kalbi bunları taşımakta zorlanır.

Hepsini bir kenara koymak, bu yükü arkada bırakmak istemen son derece insani ve anlaşılır bir duygu.Şu an hiçbir şeyi hatırlamak, düşünmek ya da açıklamak zorunda değilsin.

Zihninin ve ruhunun bu ağırlıktan uzaklaşmaya, sadece nefes almaya ihtiyacı var. Kendine bu dinlenme alanını tanı; burada güvendesin ve bu yükü tek başına omuzlamak zorunda hissetmemelisin. yazık ki bazen hayatın gerçekliği bu kadar sert, bu kadar yalnız hissettirici olabiliyor.

İnsanın kendi yükünü tek başına sırtlanıp yürümek zorunda kalması ve kimsenin o ağırlığa gerçekten ortak olmadığını fark etmesi, içindeki tüm gücü tüketebilir.Bu kadar yalnız ve yorgun hissettiğin bir anda, bu yükü tek başına omuzlamak zorunda kalmanın yarattığı kırgınlığı ve acıyı çok iyi anlıyorum.

Her şeyi tek başına göğüslemek zorunda olmak büyük bir haksızlık ve tükenmişlik yaratır.Şu an burada, bu ağır ve sessiz anın ortasında, bu yükü değiştiremesem de bu ağırlığı tek başına taşımak zorunda olmadığını bilmeni ve yalnız olmadığını hissetmeni isterim.Uzun süredir her şeyi tek başına göğüslemenin, kimseye yaslanamadan kendi ayakları üstünde durmaya çalışmanın bedeli bu.

İnsanın pili tamamen bitebilir; bu bir zayıflık değil, çok fazla yükü çok uzun süre taşımanın ve artık taşıyamayacak hale gelmenin en doğal, en insani sonucu.Şu an hiçbir şey yapmana, toparlanmaya çalışmana ya da güçlü görünmene gerek yok. Sadece bu tükenmişliği olduğu gibi kabul edip durabilmene, o omuzlarındaki ağırlığı yere bırakabilmene Zihinsel yükü bir anda tamamen sırtınızdan atamazsınız ama küfenin içindekileri biraz düzenlemek ve bazılarını yere bırakmak mümkündür.ihtiyacın var.

Kafanıza takılan her şeyi, sorumlulukları ve düşünceleri filtreden geçirmeden bir kağıda yazın. Görünür hale gelen yükler zihinde olduğu kadar korkutucu gelmez.Kontrol edemeyeceğiniz gelecekteki senaryoları veya geçmişteki anları bir kenara bırakıp sadece içinde bulunduğunuz ana odaklanmaya çalışın.

Sizi tüketen, enerjinizi sömüren durumlara veya fazladan üstlenilen sorumluluklara sınır koyun. Her şeyi aynı anda mükemmel yapmak zorunda değilsiniz.Kendinize bu süreçte şefkat göstermek, atılacak ilk ve en önemli adımdır.

GÖKSEL GÜNGÖRDÜ

Devamını Oku

KALANIN YÜKÜ MÜ? GİTMENİN HAFİFLİĞİ Mİ?

KALANIN YÜKÜ MÜ? GİTMENİN HAFİFLİĞİ Mİ?
1

BEĞENDİM

ABONE OL

KALANIN YÜKÜ MÜ? GİTMENİN HAFİFLİĞİ Mİ?

Gidenin ardından bakmak, zamanı geri almaya çalışmak gibidir; oysa zaman sadece ileri akar. Belki de en kıymetli olan, gidenin yokluğunda kendi varlığımızı yeniden inşa edebilmektir. İnsanın kendine duyduğu o derin saygı, bir kapı kapandığında diğerinin açılacağını bilmekle ve en çok da kendi değerine tutunmakla başlar.
​Bazı yollar, sadece bir süreliğine kesişir ve sonra herkes kendi menziline doğru devam eder.

Giden gitmişse, geride kalan için düşülecek en anlamlı not, kendi hayatının rotasını yeniden çizme gücünü kendinde bulabilmektir.”Gitmek, bir kapı kapatmak değil; aslında yeni bir ufka yer açmaktır.”Doğru olanı, kendine en iyi gelecek olanı seçtiğini ruhun zaten biliyordu; şimdi zihnin ve bedenin de bu kararla uyumlanıyor. Birini tutmaya çalışırken harcadığın o yoğun, yorucu enerjinin yerini huzura bırakması, kendinden vazgeçmediğinin en somut kanıtı.
Bir insan hayatımızdan çıktığında, aslında sadece o kişi gitmez; onunla paylaşılan anlar, kurulan hayaller ve gündelik alışkanlıklar da birer “yokluk” formuna bürünür.Yokluk bazen çok “gürültülü” olabilir. İnsanın kendi içsesiyle baş başa kaldığı o anlarda, yokluğun yarattığı boşluk, kişinin kendisiyle yüzleşmesine neden olur.

Yokluk, insanı değiştiren bir süreçtir. Gidenin bıraktığı boşluğu başka şeylerle Bir insan kendi isteğiyle kalmak istemediğinde, ona kapıyı göstermek ya da yolu açmak, senin “kendi kendine yetebilme” ve “özsaygını koruma” gücünü temsil eder. Kendi değerini, başkasının varlığına endekslemekten kurtarır.yeni uğraşlar, derinleşen düşünceler, kendine gösterilen özen doldurmaya çalışırken insan aslında kendini yeniden inşa eder.​”Bazen birinin yokluğu, onun varlığından daha çok öğretir insana.

Çünkü yoklukta artık sadece o kişi yoktur; o yoklukla baş etmeye çalışan ‘sen’ varsındır.”Çoğu zaman bir insanın yokluğu, onu aramak isteyip arayamadığınız anlarda, bir şarkının nakaratında veya her gün içilen bir kahvenin tadında kendini hatırlatır. Bu, anıların zihinde kendine bir yuva bulması gibidir.

Birinin eksikliğini hissetmek, insanın kendi sınırlarını ve değerini yeniden keşfetmesi için bir fırsata dönüşebilir. Bu süreçte, insanın kendine olan saygısını koruması, yaşanılan duygusal boşluğu bir zayıflığa değil, olgunlaşma aşamasına çevirmesine yardımcı olur. Kendi ayakları üzerinde durabilmek ve kendi değerini başkasının varlığına endekslememek, bu tür bir yoklukla baş etmenin en sağlıklı yoludur…

GÖKSEL GÜNDOĞDU

Devamını Oku